YAT LİMANI HALKIN KATILIMI TOPLANTISI TARTIŞMALARI…


Yat Limanı’nın yapılması son günlerde Datça kamuoyunun önemli tartışmalarından biri. Liman inşaatının ve denizin doldurulmasının yasalara aykırı olarak sürdürüldüğü tartışmaları sürüyor. Dosyanın incelenmesi için yeterli zaman verilmeden yaklaşık 1 hafta önce yapılan Halkın Katılımı toplantısının meşru olmadığı ve hukuka aykırı olduğu dile getirilmişti, toplantının iptal edilmesi istenmişti. Bu görüşü dile getirenler, itirazlarının dikkate alınmaması üzerine gerçek dışı verilere dayanan sunumu izlemeyi reddederek salonu terk etmişti.

Yurttaşların gerçek dışı verilerle düzenlenmiş ÇED başvuru dosyasına dayanarak Halkın Katılımı Toplantısı yapılamayacağının söylemesi, bu düşüncelerini demokrasi gereği dile getirmesi, bazı internet sitelerinin ‘çevreciler şaşırdı’, ‘çevreciler toplantıya adeta baskın yaptı’ biçiminde, bu itirazların şiddet gibi gösterilmeye çalıştığı görüldü. Halkın yanıltılmasına dönük bu haberler gazetecilik ilkeleriyle örtüşmemektedir.

datçagündem bu toplantıyla ilgili izlenimlerini okuyucularına aktarmıştı, bu defa da Muğla Çevre Platformu gönüllüsü Güngör Erçil’in, Ekoloji Birliği internet sitesinde yayınlanan, halkın katılımı toplantıları ve katılımla ilgili yazısını yayınlıyoruz.

datçagündem

Kaynak: Ekoloji birliği

Halkın Katılımı Toplantıları (HKT) Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreci dahilinde, asıl diyebileceğimiz, çevreye daha önemli etkileri olduğu kabul edilen projelerde uygulanıyor. ÇED Yönetmeliğinin eki 1 sayılı listede yer alan projeler bunlar. Daha önemsiz görülen 2 sayılı listedeki projelerin ÇED sürecine tabii olup olmayacağı Çevre ve Şehircilik il müdürlüklerince karara bağlanıp sonuçlandırılıyor. ÇED gerekli değildir kararlarının otomatiğe bağlandığı bir süreç işliyor burada. Yirmi beş ha. olunca 1 sayılı listeye ve ÇED sürecine tabi olan maden ruhsat alanlarının 24 küsur hektarlık alanlarda açılacakmış gibi resmi başvurularının yapıldığından söz etmiyorum bile. Buna hukuk dilinde ‘kanuna karşı hile’ denir, geçelim. Muğla’da 2020 yılında tüm projelerde (% 100 oranında) ÇED gerekli değildir kararı verilmiş olması durumun açık göstergesi. ÇED süreci sonunda verilen ÇED olumlu kararlarının oranı da % 100. Uzun yıllara bakıldığında da durum aynı, 2020 yılı istisna değil.

Bu oranlara bakınca, % 59’u maden ruhsat alanı olan, 3 termik santralin bulunduğu, aynı zamanda ülkenin turizm odağı bir şehirden değil de hiç çevre sorunu olmayan ve kimsenin sorun yaratacak bir şey yapmadığı bir şehirden bahsediyoruz sanki. Oysa, doğal koruma alanları, tarihsel kültürel varlıklar madenlerin, kıyılar marinaların, halkın giremediği beach clubların, özelleştirmenin tehdidi altında, geri döndürülemez bir yok etme süreci işliyor, ortada vahim bir durum var.

Bütün Türkiye’de 2020 yılı oranları % 2,2 ve % 97.8; Muğla’nın durumunun Türkiye ortalamasından daha kötü olduğu görülüyor. Dipnottaki bağlantıdan (1) ulaşılabilecek Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 2019 yılı Sayıştay Denetim Raporu ÇED işlerinin nasıl usulsüzce yürütüldüğünü ayrıntıyla ortaya koyuyor. Raporda belirtilen usulsüzlükleri tekrarlamayacağım, merak eden okur. Mevzuata uygun görünen, katılımla ilgili olan, dolayısıyla önemli saydığım kalkınma ve katılım hakkında düşüncelerimi ifade etmeye çalışacağım.

Çevre konusunda itirazlarımızı dile getirdiğimizde hep söylenegelen kalkınma gerekçesi ne kadar doğru? Kim kalkınıyor? Sorulmadan geçilemeyecek, cevap verilmesi gereken soru bu. Hep beraber kalkınıyorsak, işsizlik, yoksulluk niye artıyor yıllardır. Hepimizin kaynaklarının nasıl talan edildiğini, zaten bilinen şeyleri film izler gibi izlemedik mi son günlerde.

Katılım, demokrasi düşüncesinin vazgeçilmez ilkelerinden biri. Katılımı ister sınıfsız bir toplumun toplumsal hayatının en vazgeçilmez unsuru, ister biçimsel demokrasinin somutluk kazanmayan önemli kurucu ilkelerinden biri sayalım.
Türkiye de, bugünlerde ‘güya’ dedirten, biçimsel demokrasinin gereği olarak, anayasadan aşağıya doğru hukuk kuralları katılım ilkesi gözeterek düzenlemiş durumda. Anayasa’daki temel haklardan biri olan çevre (çevre teriminin tarihsel egemen ideolojinin insan-merkezci bakış açısının ifadesi olması tartışmasını ayrık tutarak çevre sözcüğünü kullanacağım) hakkının aynı zamanda ‘görev’ olarak tanımlanması katılımı biçimsel olarak da daha önemli hale getiriyor. Çevre Kanunu’nda da katılım ilkesi açık olarak ifade ediliyor. Taraf olunan uluslararası sözleşmelerden bahsetmeyelim bile! Bunlara uygun olmak zorunda olan ÇED ikincil mevzuatı katılım ilkesinin fiilen somutluk kazandığı ve doğanın korunması açısından en önemli araç durumunda. Devletin kendi koyduğu ÇED kurallarına uymuyor oluşunu bu açıdan görmek gerek.

Somut bir olaydan bahsederek sürecin nasıl katılımı imkansızlaştırdığını ve kabul edilemez işleyişini anlatayım. Datça’da yapılacak (halen kanunsuzca yapılmakta olan) yat limanı için ÇED sürecinin başladığı duyurusuyla aynı gün duyurusu yapılan HKT tarihi ile duyuru arasında sadece 17 gün vardı. Oysa, proje 1998 yılında imzalanan yap-işlet-devret sözleşmesinden bu yana 23 yıldır gündemde. Yani, 23 yıldır gündemde olan projeyle ilgili 834 sayfalık ÇED başvuru dosyasında yer alan ayrıntıyla ilgili görüş belirtmek için sadece 17 güne tahammülü olan bir proje var ortada.ÇED başvuru dosyasına bakınca projenin sahibi Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı görünüyor ama toplantıda dile getirilen görüşlere, açıklamalara cevap verecek tek bir Bakanlık görevlisi toplantıda yok, katılmıyor. Peki kim var? Özelleştirmeyle marinayı yapma hakkını elde etmiş firmanın görevlileri. Hani projenin sahibi Bakanlık’tı! İtirazlara niye firmanın görevlileri cevap veriyor.

Üstelik, sadece simgesel denemeyecek bir düzenekle, halk, salonun fiziksel olarak aşağı konumundaki sandalyelere yerleştirilmiş, proje hakkındaki itirazlara cevap veren ‘firma’ yetkilisi yukarıdaki kürsüde yerleşmiş, toplantıyı yöneten Çevre ve Şehircilik Bakanlığının yetkilendirdiği il yetkililerinin yanında. Eşitlik nerede, halk nerede, katılım nerede? Özelleştirmeyle devletin, kamu kurumlarının hangi role büründürüldüğünün açık somut ifadesi bu. Özelleştirme tartışmalarının geride kaldığı, asli gündem olmaktan çıktığı ortada ama, gündelik hayatımıza sızmış görüntülerinden birinden bahsediyoruz.

Özelleştirmenin, devleti özel sektörün, sermayenin önüne siper eden bir uygulama olduğunun göstergesi. Türkiye’deki kural-dışılık ve hukuk dışı somutluktan söz etmeye gerek bile yok, hukuk da böyle ya da böyle uygulanıyor. Özdeşleştirme, başka bir terimle küreselleşme olarak da adlandırılan neoliberal dönemde devletin rolünün sosyal devletten güvenlik devletine dönüştüğü genel kabul gören bir yaklaşım. Somut örnek de bu söz konusu kavramlaştırmanın çok yerinde olduğunu gösteriyor. Özelleştirme asıl olarak 1990’larda, 2000’lerin başlarında ülkenin, geniş kitlelerin gündemindeydi tabii ki. Ama, üstüste karşımıza konulan resmi kararlar gösteriyor ki, geride kalmış arkaik bir tartışmadan söz etmiyoruz, bugün hayatımızdaki somut bir durum söz konusu, özelleştirme mantık ve uygulamaları sürüyor.

Lafı çok uzattığımın farkındayım, asıl mesele denebilecek konunun doğru yere oturması, anlaşılması için bunları anlatmak gerektiğini düşündüğüm için böyle.

Yat limanı ÇED sürecinin, halkın yüzyüze geldiği ilk durağı olan Halkın Katılımı Toplantısı’nın yapıldığı kabul ediliyor. Toplantının açılışında, yasal birçok dayanağını belirterek ÇED raporu sayılması mümkün olmayan Başvuru dosyasına dayanarak ÇED sürecinin yürütülemeyeceğini, sürecin bir parçası olarak HKT’nın yapılamayacağını, yapılmaması gerektiğini halkın önemli bir bölümü olarak ifade ettik. Bu itirazlarımıza verilen cevap ne? Süreci Bakanlık yürütüyor, itirazlarınız dosyaya girecek. Ee, toplantının yapılmasının mevzuata göre mümkün olmadığı itirazı konusunda inisiyatif, yetki sahibi değilsiniz ama fiilen toplantıyı sürdürme, yapıldığını kabul ederek tutanağa geçirme yetki ve inisiyatifine sahipsiniz. Toplantının yapılamayacağı itirazlarına biçilen rol, itirazların kriminalize edilmesi, yapılamayacağı fikrini söylemeye devam ederseniz söyledikleriniz polisiye vak’a haline getirilip önünüze ve sizden daha geniş bir kamuoyunun önüne konuyor. Demek ki fikrimizin laf olsun diye sorulduğu, bir toplantıyla, “alem alışverişte görsün” niteliğinde bir ÇED süreciyle yüz yüzeyiz. Bunu kabul etmediğimiz için salonu terk ettik. Terk ettiğimiz şey Datça, talan edilmek istenen kıyılarımız, Taşlık, Ilıca değil, HKT denilerek oynanan tiyatroydu. Savunmaya çalıştığımız şeyin en geniş kesimi oluşturan Datçalıların ortak yararı olduğunu biliyoruz; Datça’yı savunuyoruz, bundan vazgeçmeyeceğiz.

Projenin uygulanacağı Datça’nın Özel Çevre Koruma Bölgesi olduğunu, bunun zorunlu kıldığı yürürlükteki Çevre Düzeni Planı’nı hiçe sayan, hatta bu durumu görmezden gelen bir ÇED başvuru dosyası kabul edilip süreç başlatılıyor ama, böyle olduğunu söyleyen, Toplantının yapılamayacağı fikri ‘dosyaya giriyor’, buna karşılık toplantı fiilen yapılmış sayılıyor. Madem öyle, sonlandırın mevzuata uymadan hazırlanmış başvuru dosyasına dayanan ÇED sürecini! Devletin ‘katılım’dan anladığının ne olduğunu anlatabildiğimi umuyorum. Açıkça HKT’nin yapılmadığı tutanağa bağlanmışken ve bu tutanak İDK önündeki ÇED raporunun eki olarak oradayken HKT yapıldı diye Rapora yazıldığı örneği bilince, toplantı yapılamaz itirazının ‘dosyaya girmesi’nin ne anlama geldiği daha iyi anlaşılıyor.

Anlatmaya çalıştığım sürecin tekil olmadığını, düzenlenen birçok HKT’nın benzer koşullarda yapıldığını, biliyoruz. Devlet, örgütlenmiş şiddet tekelidir sözü, liberal bir düşünce adamı kabul edilen Max Weber’e ait. Sizin toplantı yapılamaz sözünde ısrarınız ‘şiddet’, polisiye olay ama, haklı itirazları dinlemeyen toplantı düzeni hukuka uygunmuş! Toplantıların yapılmasının bırakalım meşru oluşunu (legitimate), birçok örnekte yasal (legal) bile değil. Meşruiyetinin olmayışı halkın ve katılım hakkının yok sayılmasında kendini gösteriyor. İkizdere’den Kirazlıyayla’ya, Kazdağları’ndan, Bodrum’a, Milas İkizköy’e ülkenin dört bir yanından yükselen çığlıklar, itirazlar, karşı çıkışlar, doğayla birlikte toplumsal hayatın yok sayılmasına, üzerinde şiddet uygulanmasına karşı çıkışlar, esasen yapılanların meşru olmadığının açık göstergesi. İtirazlar, yargı sürecindeki iptal kararları, yapılanların yasal dahi olmadığını açık ediyor.

Katılım, meşruiyetin vazgeçilmez ögelerinden biri; aynı zamanda yasallık şartı olması demokrasinin yasal olarak da vazgeçilemez sayılması, kamunun ortak yararını sağlama iddiasına dayanan hukuk kurallarının gereği. Bunlar sadece kağıt üstünde, hatta kağıt üstünde olanı bile kabul etmiyorum diyen bir yönetimle yüzyüze olduğumuzu, böyle kabul edilemez bir tutumun sergilendiğini söylersek yanlış olmaz. Onu bunu tartışmayalım demiyorum tabii ki; ama, “meleklerin cinsiyetini mi tartışıyoruz?” diye sormayı unutmamak, ihmal etmemek gerek.

Özetle, her zamanki gibi bir tiyatro oynandı. Limanın yapılması için tek bir olumlu görüş bildirilmemesine rağmen, yapım süreci devam ettirilecek? Halkın Katılımı Toplantısı, tek bir olumlu görüş bildirilmemesine, tüm itirazlarımıza rağmen yapılmış sayıldı! Peki sizce biz neye katıldık?

Her türlü meşru yolu kullanarak, devletin halka verdiği söz sayılabilecek hukuka uyması talebimizi, yapılan toplantının ve ÇED sürecinin hukuka ve kamunun ortak çıkarlarına aykırı olduğunu söylemeye devam edeceğiz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: