Denizimiz Kıyılarımız Hepimizindir: Datça Yat Limanı İnşasına Dur Diyoruz…


Aydın Bodur

Datça Yat Limanı bir yılan hikayesine dönmüş: 30 yıla yakın bir görünüp, bir kayboluyor, epeyce de çetrefilli yanlarıyla tartışılması gereken çok ama pek çok argümanı var. Bir kesim insan tarafından “Bir yat limanı lazım, hem de hemen lazım”, 30 yıldan fazladır söylenen sadece bu.

Datça yarımada’dan çok neredeyse bir ada. Elbette Datçalının denizle ilişkisi güçlü olacak. “Hem denizciler, denizi korur” değil mi  (gerçi denizi korumaya çalışan denizciler kadar, kendini denizci-işletmeci ilan edip korumayanları da tanıyorum)? Elbette ihtiyacı neyse, yakışanı neyse bir limanı da olacak.  Gerçi  Karaköy, Mesudiye, Palamutbükü vb. gibi değişik yerlerde birden çok limanı/bağlama yerleri de oldu Datça’nın bu süre zarfında, o da ayrı mevzu! Ha bir de Datçalılar turizmden ekmek yiyor.  “Limanı biraz da büyük yaparsak, günübirlikçi sırt çantalı turist yerine, çoook  para harcayan yatçılar gelecek” deniyor. Yani yola çıkarken köpürtülen arzular, arzular…

2000 tarihli Hürriyet Gazetesi’nden bir haber: Datça Yat Limanı Yapımcısı olan Datça Marina Turizm ve Ticaret AŞ’nin de ortaklarından Metin Kaya, AS-KA İnş. adına ‘‘Türkiye yıllardır yat turizmden daha fazla pay almak için ihale açıyor. Ama 3 yıldır bir kanalizasyon ve arıtma tesisinin yeri değiştirilemedi’’ diyerek Datça Belediyesine veryansın ediyor. Denizi kirletecek olanın liman olmadığına o kadar emin ki: arıtmanın Limana vereceği zararı, pis kokuları dillendiriyor. Sahi şimdi liman yapılacağına göre arıtmanın yeri değişti de haberimiz mi olmadı? Neden bir tehdit olarak algılanmıyor artık (bkz: https://www.hurriyet.com.tr/ege/limana-inat-rotari-39207155)? Aralık 2000 itibarıyla daha henüz sahada hiçbir çalışma başlatılmamışken haberde 350 yat kapasiteli limanın 10 milyon dolara yapılacağından da söz ediliyor. Yeni açıklanan ÇED raporunda ise çok kabaca kalan maliyetin 100 milyon TL’ye yakın olacağı söyleniyor? Sahi Liman için bugüne kadar yapılan maliyetler ne tuttu (mesela kabaca bir 100 milyon TL’de ön harcamalar tutmuş olmasın)? Bunları kim karşıladı? Kaynağı vergilerimiz mi?

Aradan 10 yıl kadar geçtikten sonra 2011 tarihli bir haber daha turizm aktüel internet web sitesinden (bkz: https://www.turizmaktuel.com/haber/datca-8217-ya-8216-ekolojik-8217-yat-limani) “Datça’ya ‘ekolojik’ yat limanı” başlığı ile “Muğla’nın Datça İlçesi’nde yap-işlet-devret modeli ile yapılması planlanan çevreci bir anlayışa sahip olacak limanın kapasitesinin 270’den 450’ye çıkartılması öngörülüyor. Ekolojik sistemin olumsuz etkilememesi amacıyla da yüzer dalgakıran sistemi uygulanacağını” öğreniyoruz… Belli ki derin denizi doldurmak çok pahalıya patlamış, proje değiştirilmiş ve yüzer dalgakıran sistemine geçilmiş. Limanın doğaya vereceği zararlar dillendirilmeye başlandığı için olsa gerek, limanın ekolojiği de olurmuş gibi “ekolojik liman” yalanına başvuruluyor!

Sonrasında fizibilite ve inceleme çalışmalarının da ötesinde sahada çalışmalar başlatılıyor. Kıyının önemli bir kısmı dolduruluyor. Deniz içindeki bir kayalık (bir adacık), karasal alanı büyütmek amacıyla yok ediliyor. 1990’lı yıllardan bu yana yat limanı yapımı için ara ara propaganda nevinden basında kısa açıklamalar görülüyor. Hepsi bu… 30 yılı aşkın bir sürede hiçbir gelişme, açık ve sarih biçimde halkla paylaşılmıyor. Şimdi ayın 17’sinde ÇED için Halkın Katılımı Toplantısı var. Toplantı duyurusu 28 Mayıs’ta ilan edildi: 20 gün içinde halkımız, 834 sayfalık proje raporunu okuyacak ve Liman hakkında yapılsın mı yapılmasın mı toplantıya katılacak ve çevresel etkileri konusunda görüş bildirecek? (Bkz: http://eced.csb.gov.tr/ced/jsp/ek1/34131#)

“Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan” ya da sıradaki biz olmayalım? 

Yakın bir geçmişte balıkçı barınakları arasından denize girilen Kalamış sahilleri, artık yok. Bütün sahil betonla doldurulmuş. Sıradan mahallelinin, ayağının toprağa değdiği tek alan olarak Kalamış Parkı, kalmış derken; ağaçların arasında “Kalamış Sahili Halkındır” pankartları asılı? Oraya da merkezi yönetim tarafından el konulmaya, imara açılmaya çalışılıyor. Millet Bahçesi yapılacakmış. Zaten kendisi dinlenme parkı olan bir yer, niye “Millet Bahçesi” yapılır? Eğer amaç: doğal bir park yapmaktan ziyade, rekreasyon alanları imar ederek birilerinin zenginleştirilmesiyse, neden olmasın? Çevreyi, doğayı korumakla mükellef Çevre Bakanlığını Bayındırlık ve İmar Bakanlığına bağlama becerisini göstermiş bir neslin ahfadıyız biz!

7 Mayıs 2021 tarihli bir haber daha: Kalamış-Fenerbahçe Marina’nın işletmecisi Setur. Setur, deniz işletmeciliği konusunda benzerleri ile karşılaştırıldığında çok daha rasyonel bir şirket. Uzunca bir zamandır, Marmara Denizini saran deniz sümüğü ya da salyasını toplayıp toplayıp, açığa basıyormuş (bkz: http://www.turksail.com/genel-haberler/17689-setur-kalam-s-marina-deniz-salyas-n-ac-ga-suepuerdue). Marinanın dışında Bostancı sahilinin ötesine kadar tüm denizi sarılı-beyazlı, kötü kokulu deniz salyası sarmış durumda… Ama marinanın içinde deniz temiz! Marina işletmecileri temizlik dolayısıyla maliyetlerinin arttığından yakınıyor. Hatırlarsanız: Haliç’in de böyle temizlendiğine şahidiz! Herkes, Setur gibi kapısının önünü açıklara doğru temizlerse güzel mi olur, Bedrettin Dalan’ın Haliç’i temizlemek için başlattığı çalışmaları hatırlayın ve hemen evet demeyin (Bu arada küçük bir not daha 1989’da İstanbul BŞB Başkanı olan Sözen’den de açıklama geldi: Balta Limanında kurmaya çalıştığımız biyolojik arıtma tesisini, maliyetini gerekçe göstererek iptal ettiren kendisinden sonraki belediye başkanı olduğunu söyledi… Bir açıklama da yeni Belediye Başkanı İmamoğlu’ndan:  birçok biyolojik arıtma yatırımları, maliyetinin yüksek olduğu gerekçesi ile iptal edilmiş. İşletmeleri engellenmiş! Çünkü doğal alanların yok edilmesi daha ucuz!).

Yine dönelim Kalamış’a… Kadıköy Belediyesinin yaptığı ve işlettiği bir yat limanı daha var. Bir süredir buraya merkezi yönetim el koydu ve yeni imar hakları ile birlikte 40 yıllığına özelleştirmeye kararlı. Yani Kalamış’ta, kalan birkaç metrekare yeşil alan da betona teslim edilecek! Kadıköy Belediyesi, kocaman ilanlar veriyor: “Biz Liman’ı işletmeye talibiz ve kalan yeşil alanları koruyacağız. Betonlaştırmaya izin vermeyeceğiz. Kamuya, herkese açık alanlar yaratacağız”…

Kalamış’ta mahalleliden yükselen itirazlar var: “eskiden denize girdiğimiz, balığa çıktığımız alanları kaybettik. Özel işletmeler kıyıyı işgal etti. Biz Limandan içeri zaten giremiyoruz. Denizle ilişkimizi kaybettik” diyorlar. “Şimdi de tek yeşil alanımız, soluk aldığımız Kalamış Parkına da göz diktiler, orayı da kaybetmek istemiyoruz. Kıyılarımızı geri alana kadar mücadele edeceğiz” diye de ekliyorlar.

Kötü örnek, örnek teşkil etmez diye kestirip atmayın. Başka örnekler de var. İki yazı/haber daha:
Biri t24.com.tr haber sitesinden Mehmet Y. Yılmaz’dan “Marmaraya bak gelecekteki Göcek’i gör” diye başlık atmış. Yakın zamanda yatçılıktan kaynaklı deniz kirliliğinin, Marmara’yı aratacağını anlatmaya çalışıyor (bkz: https://t24.com.tr/yazarlar/mehmet-y-yilmaz/fethullahci-aliskanliklar-hortluyor-mu,31332). Bir haber de mucep.org internet web sitesinden, (bkz: https://mucep.org/sizin-hic-deniziniz-calindi-mi/) “sizin hiç deniziniz çalındı mı” diye feryat ediyorlar. Kıyılarının yağmalandığından, denizlerinin kirletildiğinden, ekolojik sistemin bozulmasından şikayetçiler ve yılmadan mücadelelerini devam ettireceklerini ilan ediyorlar.

Denizin kirlenmesi diye anlattığımız, düne kadar, balık ölümleri olarak kendini gösteriyordu. Yine tüketim alışkanlıklarımıza yenilip: “tüh denizde balık bitti, artık balık yiyemeyeceğiz diyerek  kendimize yazıklanıyorduk! Oysa tükettiğimiz havasıyla, suyuyla, toprağıyla doğal varlıklarımızdı, yaşam alanlarımızdı. Kimilerimizin açgözlülüğü sayesinde kendi ellerimizle tahrip ettik yaşam alanlarımızın çoğunu. 

Yaşam Alanlarımızı Kimden Koruyoruz

Doğa ve emek, her zaman sermayenin saldırısı altındaydı. Modern zamanlarda çok para ancak, kendine ait olmayana zorla el koyarak, yağmayla-talanla-sömürüyle kazanıldı-kazanılıyor. Emekçiler, kendilerine verilen zararı en aza indirmek için yüzyıllardır direndi-direniyor. Birçok ekonomik ve sosyal hak, birlikte yaşama hukuku hep bu mücadeleler sonucu elde edildi. “Batı demokrasisi” bu çatışmalar sonucu yükseldi.
Doğaya verilen zararın en büyük sorumlusu sermaye: hammadde-doğal kaynak diyerek doğaya karşı başlatılan saldırı son yüzyılda kat ve kat arttı. Maalesef sömürülen/tüketilen doğanın sesi, uzun süre duyulmadı.  İnsanlar (başta sermayedarlar ama sadece “sermayedarlar” da değil, belki bilmeden tüketen “müşteriler” ya da üretim sürecinde ürettiklerine yabancılaşan “işçiler”, yani insanların büyük çoğunluğu) “çevreye”/doğaya bitmeyecek bir kaynak olarak baktı. Dünyaya/doğaya en büyük zararı yine insan, faaliyetleriyle, bizzat kendi eliyle veriyor. Çıkartılan madenlerle,  yakılan petrol türevi yakıtlarla, havaya salınan karbonuyla, denize akıtılan fosforuyla, azotuyla, sülfatıyla, evsel ve endüstriyel atıklarla, düne kadar bitmez bildiğimiz doğal kaynaklarımızı (aslında bizler gibi yaşaması/yok edilmemesi gereken varlıklarımızı) geri döndürülemez biçimde tükettik/tüketmeye de devam ediyoruz.

“Doğal varlıkların-alanların korunması” kavramı, insanlar için çok eski değil. İnsan eliyle verilen zararın durdurulması amacıyla (sınırlı da olsa) insanlığın harekete geçmeye niyet bağlaması, 50 yıllık hikaye. Koruma konusunda yerel ve uluslararası ölçekte insanlar birçok kez bir araya gelip, hal çareleri aradı ve sorunun çözülmesi için 1971 Ramsar’dan – 2012 Rio’ya ya da sulak alanlardan – Akdeniz’e ya da karbon salınımının azaltılmasına kadar uluslararası ölçekte pek çok konferans toplanıp, çeşitli doğal alanların ve varlıkların korunmasına dair taraf devletlerin uymaları gereken yasa gücünde sözleşmeler yapıldı. Ama fiiliyatta çok başarılı olduğumuz söylenemez. İnsanların ortaklaşa olarak yüklendikleri bu iyileştirme faaliyetleri, verilen zararlardan çok ama çok yavaş ilerliyor. Artık tüm insanlar, dünyanın yakın gelecekteki durumunun hiç de iç açıcı olmadığını biliyor.

Teorik olarak, doğaya verilen zarar insan faaliyetlerinin artması ile çoğalıyorsa, demek ki o zaman korunması gereken öncelikli alanlarda insan faaliyetlerinin sınırlandırılmasıyla korumanın gerçekleştirileceği söyleniyor, özetle. Yani koruma derecesi yükseldikçe, doğaya insan müdahalesi mümkün mertebe azaltılmaya çalışılıyor… Ancak bu koruma alanlarında zaman içinde insan müdahalelerinin azaltılması hedeflenmişken, yeni kazanç kapılarının açılması için yapılan yoğun baskılar ve kimiz zaman artan nüfus hareketleri vb. nedeniyle tam tersine koruma dereceleri ya azaltılıyor ya da tümden kaldırılıyor. Tüm dünyada karar vericiler, korumaktan ve dolayısıyla kazançlarını azaltmaktan ziyade, koruyormuş gibi görünmenin telaşı içindeler. Yüksek perdeden verilen vaatler çok, ama atılan adımlar hayli ufak ve yavaş.  Hatta kimi zaman ve ülkelerde, karar vericilerin kendi hukuklarına uymadıklarını ve konulan korumaların bile kaldırıldığını görüyoruz.

Türkiye de durum itibariyle vahim ülkelerden: Türkiye bir süredir hızla doğal koruma kurallarına uymaktan uzaklaşan bir ülke görünümünde. Özellikle 2011’de çevre, orman ve tarım bakanlıklarının imar bakanlığı ile birleştirilmesi, merkezi düzeyde çevre/doğa koruma konusunda atılmış pek çok adımı yavaşlattı ya da tümden durdurdu (çevre politikaları imar politikalarına kurban edildi).

 

Datça – Bozburun Özel Çevre Koruma Bölgesi

Türkiye’nin doğal kaynaklarını korumak, gelecek nesillere bozulmamış bir çevre bırakmak amacıyla bazı bölgeler milli park, tabiat parkı, özel çevre koruma bölgesi gibi değişik adlar altında ayrılmaktadır. Datça – Bozburun Bölgesi bunlardan biri olup 18.01.1990 tarihinde Bakanlar Kurulu Kararı ile Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edilmiştir.  Datça – Bozburun Bölgesi insan eli değmemiş koyları, zengin bitki örtüsü, temiz havası ve arkeolojik değerlerinden dolayı koruma altına alınmıştır. Türkiye’de bu şekilde ilan edilen 12 koruma alanının en büyüğü olup 1474 km² yer kaplamaktadır.

Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edilmesi bölge halkına arazi kullanımı başta olmak üzere bazı kısıtlamalar getirmiştir. Bu gibi sınırlamaların olmadığı bölgelerimizde çevrenin nasıl tahrip edildiği göz önüne alınırsa, bozulmadan günümüze kadar kalabilmiş bu bölgenin korunması yerinde bir seçim olmuştur. İki yarımadadan oluşan Özel Çevre Koruma Bölgesi’nde bazı yerler arkeolojik sit, bazıları doğal sit alanı olarak insan faaliyetlerine kapatılmış, tarım ve orman alanları ayrılmış, bunların dışında kalan sahalar belirli kısıtlamalarla kullanıma açık bırakılmıştır (Bkz: Nuran Taşlıgil, Ege Coğrafya Dergisi, 17.01.2008, sayfa 73-83).”

Datça-Bozburun-Marmaris-Gökova üzerine yapılan çalışmalar, birçok tehdit altında türün varlığına işaret etmekte. Mevcut ekolojik temelli bilimsel raporlarda bile Datça Yarımadası’nın neredeyse % 85’inin korunması gereken doğal ya da yarı doğal sit alanı olarak değerlendirildiği görülmektedir. Koruma derecesi daha düşük yapılaşmaya açılmış % 15’lik kısımda ise son yıllarda turizm hareketleri ve tersine göçlerle insan faaliyetleri kısıtlanmış olmasına karşın fiili olarak daha da büyümektedir. Son 10 yılda insan faaliyetlerinin azaltılmasına dönük önlemler yerine tam tersine korumanın azaltılmasına bizzat kamu otoritelerince göz yumulduğu gözlenmektedir (bkz. https://mucep.org/wp-content/uploads/2020/11/mucep-datcarapor-abo-ge-fs-251120-pdf.pdf).

ÇED Raporunun kısıtlı zamanda incelenmesinden çıkartılan itiraz başlıkları:

Datça Yat Limanı için Azganlı’da eski Limanın karşısında seçilen ve yapımına başlanan alan, deniz yüzeyi ile birlikte yaklaşık 160/200bin dönüme yakın bir yüzeyden söz edilmektedir.

  • Bu yüzeyin yaklaşık 60bin dönüme yakın kesimi kıyıların ve denizin doldurulması ile elde edilecek karasal alandan oluşmaktadır. Doldurulan ve doldurulacak alanlarla kıyılara geri dönülmesi mümkün olmayan zararlar verilmektedir.
  • Doldurulacak denizin derin olması (30-35 m) dolayısıyla, 596 mt’lik bir yüzer dalgakıran ve 1600 m’yi aşacak 6 adet yüzer iskeleden oluşması planlanmaktadır. Teknik olarak olur alınan bu yöntemle ilk yatırım maliyeti önemli ölçüde düşürülmüştür. Ancak yıllara sari bakım-işletme giderleri önemli ölçüde artacaktır.
  • Uygun deniz şartlarında motoryatlar dahil 600’lere kadar ulaşacak bağlama kapasitesinden söz edilmektedir. Bu kapasitenin denizdeki ve kıyılardaki doğal yaşamı tahribinin önlenmesi pek mümkün görünmemektedir.
  • Körmen’deki yaklaşık 100 yatlık bağlama kapasitesinin, bağlama fiyatlarının Marmaris’ten neredeyse yarı yarıya ucuz olmasına karşın tam olarak doldurulamadığı düşünüldüğünde, kapasitenin bu kadar yüksek planlanmasının altındaki neden anlaşılamamaktadır. Maliyetlerin devlet tarafından süspanse edilmeden, beklenildiği üzere işletme tarafından karşılanma olasılığı pek mümkün değildir.
  • Yat turizminin Datça’ya etkisine dönük, turistlerin günlük ortalama 104 Amerikan Doları harcayarak ortalama bir ay kaldıklarına dair araştırma paylaşımları abartılıdır. Son dönemlere ait araştırmaların yapılarak, rakamların gözden geçirilmesinde yarar vardır.  
  • Limana karayolu girişi için Datça’nın tek parkı (Kentpark) yoğun taşıt trafiği baskısı altında olacaktır ve çevrede tahrip edici bir kirlilik yaşanacaktır.
  • Liman tamamlandığında yaklaşık 100-150 m’lik liman girişi dışında Taşlık Plajının ve Ilıca Tatlı Su Göletinin önü deniz yüzeyinden tamamıyla kapanmış olacaktır.
  • Kapanan alanda biyo-çeşitlilik önemli ölçüde azalacaktır. ÇED Raporunda uluslararası sözleşmelerde belirtilen türlerin olmadığı ve çevreye zarar verilmediği iddiaları gerçek değildir.
  • Hisarönü’nde denizde yapılan çeşitli araştırmalar, liman bölgesinde kirlenme nedeniyle biyo-çeşitliliğin azaldığını göstermektedir.
  • Seçilen alanda Poseydon Çayırlarının olduğu bilinmektedir. Akdeniz Foku için yaşamsal alanlara da yakındır. 
  • Liman, atık kirli su tesislerinin hemen yanı başında planlanmaktadır.
  • Liman sahası içinde 1. derecede korunması gereken Arkeolojik Sit Alanı da bulunmaktadır.
  • İmar Planında istenildiğinde tadilat yapma isteği de belirtilmektedir. Bu istek, geçen bunca süreye rağmen projenin hala tam olarak tasarlanmadığının da delilidir. 
  • ÇED Raporunda, proje tahmini bütçesi 100 milyon TL olarak belirlenmiştir. Bunlara bugüne kadar yapılmış harcamalar dahil edilmiş midir? Dahil edilmediği düşünüldüğünde, 2000 yılı fiyatları ile üstelik doldurma yöntemiyle yaklaşık 10 milyon Amerikan Doları dillendirilmişken, bu fiyat artışının nedeni sadece kapasite artışı mıdır?
  • Marinanın çevre düzenlemesi ile birlikte özel işletmeye verileceği düşünüldüğünde bu projenin mali bedeli-kayıpları kadar (belki daha da fazla) sosyal bedeli-kayıpları da olacaktır.
  • Evet, Datça adeta bir ada özelliğine sahiptir ve insanlarının denizle ilişkisi önemlidir. Ancak Kalamış, Göcek vb. birçok örnek, marina bölgelerinde yerel halkın denizle ilişkisinin kopartıldığını göstermektedir.
  • Turizmden beklenti, salgın sonrası yeni dönemde eskisi kadar çok olmayacağı pek çok araştırma tarafından dillendirilmektedir. Salgın öncesi verilerine göre düzenlenmiş ÇED raporunda salgın sonrası beklentilerin karşılanması mümkün değildir. Rakamların salgın ya da salgın sonrası koşulları da düşünerek, güncellenmesi yerinde olacaktır.
  • Kısıtlı zamanda burada ele aldığımız itirazlarımız aslında daha da çoğaltılabilir. 834 sayfalık ÇED Raporunun değerlendirileceği Halkın Katılımı Toplantısının bu kadar dar zamana sıkıştırılmasını, oldu-bittiye getirilmesini onaylamıyoruz.

Belki şu anda bu liman projesine karşı itirazını doğrudan yükselten insan sayısı maalesef fazla olmayabilir. Ama daha birçok gerekçeyle üstelik özel çevre koruma bölgesi olarak ilan edilmiş yarımadamızda yaşam alanlarımızın yok edilmesine, kıyılarımızın, denizimizin çalınmasına izin vermeyeceğiz. 17 Haziran’da Datça Yat Limanına karşı çıkmak için Halkın Katılımı Toplantısına katılıyoruz.

One Response to Denizimiz Kıyılarımız Hepimizindir: Datça Yat Limanı İnşasına Dur Diyoruz…

  1. […] Yine DatçaGündem Haber Sitesinde çıkan ikinci yazıda ise yap-işlet ve devret ile yapılmaya çalışılan yat limanlarının deniz kıyısındaki insanların denizle ilişkilerinin kopmaması açısından değerli olduğunu söyleyenlere de bir yanıt niteliğindeydi:  önceki örneklerden yola çıkarak aslında bu yat limanları tam tersine yöre halkının denizle ilişkisini nasıl bitirdiğine dair örnekler sunulmuştu:  https://datcagundem.wordpress.com/2021/06/15/denizimiz-kiyilarimiz-hepimizindir-datca-yat-limani-ins… […]

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: