Mare Nostrum Halkları Türk, Yunan… /KARDEŞTEN DE YAKIN

Eylül 18, 2017

“Son günlerde Sözcü ve Aydınlık gazetesi gibi yayınların Yunan adaları başlığıyla halklar arasında düşmanlığı kışkırtan şovenist tutumu ve  savaş kışkırtıcılığına karşı durmak gerekiyor. Sinema sanatçısı Hüseyin Baradan’ın Girit’te yaşadığı dramatik olay Türk ve Yunan halkının nasıl kardeşçe duygularla yüklü olduğunu gösteriyor. Hatırlatmak istedik.

Darısı Simi’yle Datça arasında 1 Eylüllerde yapılan etkinliklerin yine yapılması. Simi belediye başkanı Lefteris’le halk oyunlarında yine birlikte olmak…”

simi

KARDEŞTEN DE YAKIN

Sinema sanatçısı Hüseyin Baradan, eşi Hayriye Baradan ile Yunanistan Adaları’na gemiyle çıktığı gezide, büyük bir acı yaşadı… Gemi Girit’e yaklaşırken eşini kaybetti, yapayalnızdı… İşte o an kendi deyimiyle karşısında bir “melek” buldu…
“Melek”, Girit’te bir seyahat acentasının sahibi Manolis Gavrilakis’ti… Gavrilakis, İlk kez gördüğü bu Türk’ün acısına ortak oldu, sıkıntılarını paylaştı… “Annem” dediği Hayriye Baradan’ın cenazesinin İzmir’e çok kısa bir süre içinde gelmesini sağladı…
“Kurban Bayramı’nda, 45 yıllık eşim
Hayriye Baradan’la uzun süredir görmeyi düşlediğimiz Yunan Adaları’na gideceğimiz için çok mutluyduk” diye söze başladı Hüseyin Baradan…
Günlerdir sadece çok yakınlarının bildiği bir sırrı açıklamadan önce derin bir soluk aldı, “o acı günlere dönmek canımı acıtıyor ama artık yaşadıklarımı paylaşmak istiyorum” dedi ve başladı anlatmaya…
“Kurban Bayramı’nda Yunan Adaları’na düzenlenen bir geziye eşimle birlikte iştirak ettik… Gezi Kuşadası’ndan başlayacak, Mikonos, Rodos, Girit ve Santorini Adaları’nı kapsayacaktı. Gemimiz “Odesus” mükemmeldi…
Gemi kaptanı, 10 yaşına kadar Türkiye’de yaşamış bir Rum çocuğuydu. Gemide Türkler de vardı… Hatta Batı Dersaneleri’nin sahibi de eşiyle birlikte gemideydi…
Rodos’a geldiğimizde, özel bir gündü… Eşime “dolaşmaya çıkalım mı” dedim… “Kendimi iyi hissetmiyorum, ben gemide dinleneceğim. Sen gez gel” dedi bana…
Dışarı çıktım ama her yer kapalıydı. Açıkçası eşim yanımda olmadan pek keyif alamadım… Kısa sürede döndüm gemiye… Girit’e doğru yola çıktık…
Akşam yemeğinde yine dostlarımızla birlikte eğlendik… Saat 09.30 sıralarında gemi sallanmaya başladı. Eşim tedirgin oldu, “Hüseyin ben kamarada dinleneceğim” dedi.
Ben de onu yalnız bırakmak istemedim.
Odamıza çekildik… Bu arada, eşim “ben fena oluyorum” deyince telefonla doktoru çağırdım.. İnanmazsınız ama, bir ambulansta bile olmayacak sıhhi teçhizatla, bir doktor ve iki hemşire iki dakika içinde kamaraya girdiler.
Hemen eşime müdahale ettiler… Tansiyonunu ölçtükleri sırada, “Hüseyin, ben ölüyorum” dedi ve gitti…
O doktorların gayretini yaşamayan bilemez. Ama sonuçsuz kaldı…
Donup kaldım… Beni dışara aldılar. Gemi personeli benim için seferber oldu. Girit’e geldik, gemi kaptanı, iki hemşire ve ben karakola, ifade vermeye gittik.
Gemi iki saat sonra kalkacak… Bize iştirak eden rehberler de “ihtiyacınız olur”, diyerek 500 dolar bırakıp gittiler… Girit Adası’nda yapayalnız bir adamım. Param kısıtlı… Beni morga götürdüler, polis ifademi aldı.
Perişan bir haldeyim. Karakolda genç bir adam var… Birden, “Ben size yardım etmek istiyorum” dedi, “Ben Comodor Seyahat Şirketi’nin sahibi Manolis Gavrilakis…”
Kendisine “Çok teşekkür ederim” dedim…
“Bakın çok yorgunsunuz. Ben şimdi sizi bir otele götüreceğim. Biraz dinlenin” dedi…
Peki deyip çıktık,
“Astoria” diye 5 yıldızlı bir otel… Orada sıkıntılıydım, yerimde duramadım… Az sonra Manolis eşiyle birlikte geldi. Yarı İngilizce, yarı Rumca anlaştık..
Sohbetimiz sırasında, kendisine “Manolis, benim vizem yok, gemi de gitti ben şimdi ne yapacağım” diye sordum…
“Sen bunu hiç düşünme. Ver bana pasaportunu, için rahat olsun…” diye yanıtladı sorumu…
“Manolis ne yapmam gerekiyor” diye tekrar sordum…
“Beni dinler misin” dedi “Sen şimdi buradan git… Hayriye Anne’yi bana teslim et..”
“Bir an şaşırdım.. “Hüseyin ilk kez gördüğün bir adama nasıl güvenirsin?” diye kendi kendime konuşurken, ondan bir teklif daha geldi:
“Ben size birşey sormak istiyorum… Sizde çok kıymet verilen kendinden büyük insana ne denir?..”
“Ağabey” dedim..
“Müsaade edersen ben size ağabey diyeceğim. Buyrun yazıhaneme gidelim” dedi.
Yazıhane çok güzel bir yerde… Ben ağlıyorum, ama onun nişanlısı benden fazla gözyaşı döküyor. Şaşkın bir haldeyim…
Manolis, “Ağabey” dedi, “Ben herşeyi ayarladım. Şimdi sen buradan uçağa bineceksin, Atina’ya gideceksin… Havaalanında seni bir araba karşılayacak. Şoförün elinde, isminin yazdığı bir levha göreceksin. Otelde 134 nolu odada kalacaksın.
Şoför ertesi sabah seni otelden alacak, Atina Havaalanına gideceksin.. Oradan Türk Hava Yolları’nın 10.45 sefer sayılı uçağına bineceksin. İstanbul’a vardığında 14.35’te kalkan İzmir uçağına bineceksin…”
Bunları söyledikten sonra, yazıhanesinin bir köşesinde bulunan “ikonu” bana uzattı ve ekledi:
“Ağabey sen Müslümansın. İnanmayabilirsin ama al çantana koy. Bu seni rahatlatır…”
Aldım ikonu, çantama koydum.
Haydi şimdi havaalanına gidiyoruz” dedi..
Peki dedim, “Eşimin cenazesi nasıl gelecek?..”
“Sen onu düşünme” diye yanıtladı sorumu ve devam etti: “Anne bana emanet… Bu işler biraz fazla sürer, ama sakın merak etme… En kısa zamanda anneyi İzmir’e göndereceğim…”
Arabasına bindik, elinde bir paket, yolluk hazırlamış, suyundan ekmeğine varıncaya kadar herşey var… Çekindiğimi anlayınca, ısrar etti:
“Bak bu saate kadar hiçbir şey yemedin… Bunları mutlaka ye..”
Bir de ilaç verdi, “bunu da 6 saatte bir içersiniz. Sizi rahatlatır…”
Manolis ve eşi uçak kalkıncaya kadar bekledi. Beni uğurladılar. Uçakta yalnız kalınca “45 yıllık karını ellerin elinde nasıl bıraktın” diye başladım içten içe ağlamaya…
Atina’ya geldik. Kapıda bir Mercedes, yanında bir şoför, elinde “Mr. Baradan” yazılı bir levha… Dediği otele girer girmez telefonum olduğunu anons ettiler, danışmaya gittim…
“Abi ben Manolis, rahat geldin mi.. Ağlama bak, sakın ola ki otelde yememezlik içmemezlik etme… Saatte bir arayacağım seni… İlacını içtin mi?”
Gece yatmadan önce, saat 01.00’de bir telefon daha… “Abi hapı içersen sakın içki içme…”
Ertesi sabah 09.00’da araba geldi… Beni aldı, Atina Havaalanına vardık. İçeri girer girmez, yine telefon anonsu..
“Alo abi ben Manolis, nasılsın, iyi misin. Hiç üzülme, anneye otopsi yapıldı en yakın zamanda göndereceğiz..”
Bu arada Hüseyin Aslan, Hakan Tartan, Dışişleri Bakanlığı devreye girmiş.. Hakikaten bürokrası uzun iş… Geldik İstanbul’a…
Havaalanına iner inmez, “Sayın Hüseyin Baradan, danışmaya gelmeniz rica olunur” diye bir anons… Gittim yine Manolis…
“Abi Manolis, geldin değil mi, şimdi rahatladım oh… İlacını içtin mi…”
Bu arada iki kez Hüseyin Aslan’ı üç kez de oğlumu aramış “merak etmeyin baba az sonra uçakla geliyor” diye…
İzmir’e gelince beni Ege Koop Genel Başkanı Hüseyin Aslan ile İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina karşıladı….
Büroya gelince, Manolis’i aradım… Bana söylediği tek şey; “Anneyi düşünme, cenaze pazar günü geliyor” oldu.
Pazar günü cenazeyi almaya gittiğimizde şaşkınlıktan dona kaldık… Manolis cenazeyi gelin gibi süslemişti. Gözyaşlarımı tutamadım…
Ertesi gün Hocazade Camii’nde yapılan dini törenden sonra Hayriyemi toprağa verdik… Onca kalabalığa karşın beni en çok duygulandıran, tam tören saatinde Manolis’in cep telefonundan araması oldu:
“Abi üzülme sakın ha, ağlamayasın… Çok kalabalık var değil mi?.. İnsanın sevilmesi kadar güzel bir şey yok. Ben her zaman yanındayım artık..”
Eşimi defnettikten sonra Manolis’i aradım telefonla… “Sevgili dostum… En acı günümde yanımda oldun… Söyle bana, senin için ne yapabilirim?”
Tek birşey söyledi Manolis, “Bunları düşünme, beni kardeşinin yerine koy bu bana yeter. Ama ille de birşey yapmak istiyorsan, İzmir’in methini çok duydum, hele Kordon’u pek güzelmiş… İkinci balayımı İzmir’de geçireceğim. Bana rakıyla balık ısmarlarsın, ödeşiriz…”
Gördüğün gibi Hürolcuğum; yarımseverlik, ne dil, ne din, ne ırk hiçbir şey dinlemiyor. İnsanlık başka bir olay… Biliyor musun, oradan buraya cenaze masrafları 6000 dolar… Uçak, yol, otel paraları bunun dışında… Söyle Allahaşkına, böyle bir iyiliği bugün kim yapar?…
Bu yaşadıklarımdan sonra, Yunan Başkonsolosluğu’na, Yunan Konsolosluğu’na, Yunan Dışişleri Bakanlığına, Kültür Bakanlığı’na, Girit Valisi’ne, Girit Belediye Başkanı’na birer mektup yazdım.
Dedim ki:
“Sizin işte böyle bir vatandaşınız var, onunla gurur duyun…”
Acıyla dostluğu birarada yaşamak nasıl birşey bilir misin Hürol… İşte ben bunu ilk kez gördüğüm bir insanla o kadar yoğun yaşadım ki…
Yeni Asır

Kaynak:http://ya2001.yeniasir.com.tr/06/17/index.php3?kat=ege&sayfa=ege1&bolum=guide


Datçalılar/ Laik, Bilimsel Eğitim ve Hatun Anadan Özür Dilemek İçin Cumhuriyet Meydanında

Eylül 17, 2017

Bugün saat 18.00’de Datça Cumhuriyet Meydanı’nda toplanan Datçalılar  AKP Hükümetinin  yaptığı eğitim müfredatı değişiklikleriyle laik ve bilimsel eğitimi vurduğu darbeyi ve HDP Eş genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un Ankara’da kabre defnedilmesine yapılan insanlık dışı davranışı, çirkin saldırıyı protesto ettiler.

Datça Demokrasi Platformu adına İlke Önelge basın açıklamasını okudu…

Fotoğraf-0704

BASINA VE KAMUOYUNA…

AKP, piyasacı ve gerici bir zeminde, yeni bir rejim inşa etmektedir. Bu yeni rejimin en önemli taşıyıcısı ve kurucusu olarak da “eğitim” alanını görmektedir. Bu amaç doğrultusunda, “eğitime ” yeni bir işlev yüklemeye çalışmakta; yoğun bir saldırı ve yeniden yapılandırma faaliyetini kesintisiz, planlı ve tüm itiraz, eleştiri ve önerileri yok sayarak ve hatta susturmaya çalışarak devam ettirmektedir.

Siyasi iktidar, 30 Mart 2012 tarihinde kabul ettiği ve kamuoyunda 4+4+4 olarak bilinen 6287 sayılı kanun eli ile şu an yaşanmakta olan piyasacı ve gerici dönüşüme hız vermiştir. Ayrıca çocuk yaşta işçiliği yaygınlaştırarak sanayi sitelerinde azgın sömürü ve istismarın önünü açmıştır. Dolayısıyla iktidar, kamu yönetimini elinde bulundurma ve düzenleme yapma yetkisini, toplumun genel çıkarları ve öğrencilerin gereksinimleri, tercihleri ve yönelimleri için değil, kendi yönelimleri ve hedefleri doğrultusunda kullanmaktadır.

Öğretim Programları, bilimsellikten ve nesnel gerçeklikten kopartılarak zorlama bir şekilde gerici bir içeriğe büründürülmektedir. Değerler eğitimi adı altında, tüm öğretim programlarının giriş bölümüne yerleştirilen içerikle, var olan iktidara tabi olmanın temel ve makbul davranış olduğu kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Kullanılacak öğretim programlarının yaşadığımız coğrafyanın kültürel zenginliklerini ve sosyolojik gerçeklerini yok sayarak hazırlanmış olması ve aynı zamanda da piyasayı kutsayan yapısı, erkek egemen dili ve içeriğinden dolayı gericileşme- piyasalaşma ilişkisinin ne kadar güçlü olduğunu ve birbirlerini beslediklerini ortaya çıkarmaktadır.

Yaşananlar, yapılan değişiklikler ve eğitim politikaları bizlere göstermektedir ki AKP, düşünen, insan haklarına saygılı, soran, sorgulayan, eleştirel düşüncenin ve bilimin ışığında yetişen nesiller yerine kendine koşulsuz biat eden kuşaklar istemektedir. Kadınları yok sayarak kadın kazanımlarını yok etmek istemektedir.

Siyasi iktidar “Eğitimi” herkes için ulaşılabilir, eşit, parasız, laik, bilimsel, anadilinde ve kamusal olarak verilmesi gereken bir hizmet olmaktan çıkararak adım adım özelleştirmektedir. Yoksul halk çocuklarının eğitim hakkı gasp edilmektedir. Farklı inançlar yok sayılarak, özellikle toplumun önemli bir kesimini oluşturan Alevilerin talepleri görmezden gelinmekte, zorunlu din dersleri ile ilgili AİHM kararları uygulanmamaktadır. Oysa ülkemizde yaşayan farklı inanç ve kültürdeki ailelerin çocuklarını tek  tipleştirmek yerine, tüm inançların ve kültürlerin talepleri dikkate alınmalıdır. AKP ise bunu yapmak yerine, inşa etmeye çalıştığı sünni-islam ideoloji doğrultusunda, devlet eliyle Ensar’ı aklamış, yaşanan çocuk istismarlarına rağmen, imzaladığı protokollerle eğitimi tarikat ve cemaatlerin eline terk etmiştir. Kısacası, çocuklarımıza karşı her türlü gerici uygulamanın ve yaşanabilecek yeni olumsuzlukların önünü açmıştır.

AKP, yeni devlet ve yeni toplum projesini gerçekleştirmek; yaşamın her alanını dinselleştirmek, kültürel alanda da baskın olabilmek için, eğitimi kendi hedeflerine uygun olarak yapılandırmak istemekte, bu anlamda eğitimi en önemli alan olarak kurgulamaktadır. Tam da bu nedenle bizler, herkes için ulaşılabilir, eşit, parasız, laik, bilimsel, kamusal ve anadilinde eğitimi güçlü bir biçimde savunmalı, AKP’nin gerici-piyasacı eğitim politikalarını engellemeliyiz. “Eğitim” alanının savunulması, bizlere dayatılan geleceğe teslim olmayarak, eşit ve özgür bir Türkiye mücadelesini yükseltmek açısından oldukça önemli ve ertelenemez bir görevdir.

MÜCADELEMİZ LAİK VE BİLİMSEL EĞİTİM MÜCADELESİDİR!

Mücadelemiz; öğrencilerin inançlarından dolayı ayrımcılığa uğratılmaması mücadelesidir.
Mücadelemiz, okulların dinsel dogmanın, ezberin ve atıl bilginin değil, bilimin sanatın ve birlikte kardeşçe yaşamanın deneyimlendiği alanlar olması mücadelesidir.
Mücadelemiz, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması mücadelesidir.
Mücadelemiz, yoksul aile çocuklarının geleceğinin ipotek altına alınmasına karşı çıkma, onları tarikatların pençesinden kurtarma mücadelesidir.
Mücadelemiz, bilimi, sanatı, sporu ve felsefeyi savunma mücadelesidir.
Mücadelemiz, okullarda kendi aklının efendisi olan bireyler yetiştirme mücadelesidir.
Mücadelemiz; itaatkâr bireyler değil, sorgulayan bireyler yetiştirme mücadelesidir.

Mücadelemiz; tüm çocukların anadilinde eğitim hakkı mücadelesidir.
Mücadelemiz, eğitimi kamusal, bilimsel ve nitelikli hale getirme mücadelesidir.

Mücadelemiz eşit ve özgür bir ülke yaratma mücadelesidir.


Bizler, insan, toplum ve doğa yararına bir eğitimi savunarak, eleştirel düşünce ve bilimin ışığında, laik ve bilimsel eğitim mücadelesini bu bilinçle yükselteceğiz. Tüm halkımızı bizlerle beraber bu mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz.


Bu mücadeleyi yükseltmenin ilk adımı olarak, çocuğunun geleceğinden endişe eden, aydınlık yarınlar isteyen, barış içinde, demokratik, laik bir Türkiye için mücadele eden herkesi “Laik, Bilimsel, Kamusal, Anadilinde ve Parasız  Eğitim için “; okullarımıza, çocuklarımıza ve geleceğimize sahip çıkmaya çağırıyoruz.

DATÇA DEMOKRASİ PLATFORMU

Daha Sonra Nejla Okyay yine Datça demokrasi Platformu adına Hatun ananın kabrine yapılan çirkin saldırıyı protesto eden basın açıklamasını okudu…

BASINA VE KAMUOYUNA Bir kez daha insanlık onuru vahşice ayaklar altına alındı… HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı, cezaevinde rehin tutulan Van eski milletvekili Aysel Tuğluk’un 78 yaşında vefat eden annesinin, vasiyet ettiği yere, Ankara’da İncek Mezarlığına gömülmesine izin verilmedi. Kışkırtılmış bir güruh “Allahüekber”, “şehitler ölmez vatan bölünmez” nidalarıyla Alevilere, Ermenilere nefret kustu. “Biz buraya Ermeni, Alevi, terörist gömdürmeyiz” diyerek linç girişiminde bulundu. Kolluk kuvvetleri oradaydı ve engellemedi. Defnedilmiş cenaotesto edenze çıkarılarak memleketi Dersim’e götürülerek orada defnedildi. Biz bu saldırganları tarihten de çok iyi tanıyoruz. Düşman ilan ettiklerine yönelik katliamlarını unutmadık. Her şeye rağmen, insanlığımızı ezdirmeden, vicdanımızı diri tutarak, onurumuzu koruyarak bu vahşetin, bu kötülüğün karşısında durmayı; İnsanlığı, birlikte yaşamı,aldırıyı  ortak değerlerimizi savunmayı sürdüreceğiz. Biz Datça’da yaşayan, ortak mezarlıklarımızla, tüm renklerimiz ve farklılıklarımızla bir arada olmanın kültürüne, mirasına sahip kurumlar ve bireyler olarak bu vahşeti lanetliyoruz.. Sayın AYSEL TUĞLUK’a sabırlar diliyoruz. Başınız sağolsun Çok üzgünüz, kırgınız, öfkeliyiz… Hatun Anne senden özür diliyoruz, ışıklar içinde huzurla uyu… Bu ülkeyi bu zalimlere bırakmayacağız. Bu topraklarda zulüm değil insanlık onuru yani özgürlük abad olacak… #HatunTuğlukHepimizinAnnesi… DATÇA DEMOKRASİ PLATFORMU


Sosyal Medya nasıl yönetilmemeli: Datça Belediyesi örneği

Eylül 10, 2017

Mehmet Şafak Sarı

Malumunuz sosyal medyayı sıkı takip edenler bilir. Bazı belediyelerin “Twitter” hesapları sadece mevcut belediye ve sınırlarında olan olaylarla ile ilgili değil, genel olarak ülke ve dünya gündemiyle ilgili de sempatik ve espirili bir dil kullanıyor. Bu dil, sosyal medya yönetiminde bu hep olumlu bir anlam taşır. Lakin bu örneğimizde sorun bu dilin ölçüsünün kaçması.

datça-belediyesi

Datça Belediyesi’nin @datcabelediyesi adlı hesabı bu konuda sabıkalı bir hesap. Geçen sene bugün yukarıda gördüğünüz görseli paylaşıp 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu’na gönderme yapmıştı. Fakat haklı olarak toplumun birçok kesiminden şiddetli tepkiler almış ve bu mesajı silmek zorunda kalmışlardı.

 

Bu tepkilerden hiç bir şey anlamadıklarını bu sene aynı görseli bir daha paylaşarak gösterdiler. Görselde ısrarlarını 9 Eylül’den bir gün önceki akşam paylaşarak, Twitter’ın Türkiye’de en yoğun kullanıldığı saatlerden birini kullanarak gösterdiler sağolsunlar. Belediyecilik, kamu hizmeti, ciddi ve titizlik mühim değil; varsa yoksa etkileşim ve polemik yaratma, gündem olma çabasıdır bu.

günün

 

 

Bu sene ilginç olan ise, yine tepkiler geleceğini bildiklerinden belli, “Bizi faşistlikle suçlamak gibi nedenlerle gün boyu engellemeler yaşanabilir, kaza kurşununa gidenler uyarsın lütfen.” diye bir tweet’le önünü almaya çalışmaları. Yarı tehditle yarı raconla çıkacak tartışmaları daha da körüklemek istedikleri belli.

twitler

 

Yunanistan Kralının emperyalist tutkusu yüzünden işgalci askerler değil, oradaki sivil halk acı yaşadı ve sürüldü. Buna bile saygı yok. Üzücü olan bu. İsyan çıkaran, hatta işgali reddedip idam edilen askerler değil, bu süreçte hiç sorumluluğu olmayan halk zarar gördü. “O denize dökülen” askerden çok oranın yerli halkıydı. Bu dönem böyle sululukla resmedilmemeli. Gerçekten çok ayıp. Unutmayalım ki Yunanistan’ın işgali bölge insanında korkunç trajediler yaşattı ve bundan en çok zararı görenlerden biri de bölgenin yerlileri, yani Rumları. “Zaferi kutlayın, ama insanların acı hatıralarına da saygı duyun. Sululuk yapmayın bari bu konuda” dedim. “Böylesine trajik, toplumsal ve tarihsel meselelerde bu tip paylaşımlar yapılmamalı” diye anlattım.

Bu konuda duyarlı olmaları için, son paragrafı @datcabelediyesi hesabına tane tane yazdım.

Sonuç: Engelendim. 🙂

meh şaf

 

Kaynak: http://tahayyul.net/sosyal-medya-nasil-yonetilmemeli-datca-belediyesi-ornegi/